Bugün hayatımızın sıradan bir parçası olan birçok şey, bir zamanlar yalnızca bir insanın aklındaki fikirden ibaretti.
Bir uçak, küçük bir atölyedeki deneylerle başladı. Dünyanın en tanınmış eğlence şirketlerinden biri maddi sıkıntılar yaşayan genç bir çizerin hayallerinden doğdu. Milyonlarca insanın kullandığı bir mesajlaşma uygulamasının kurucusu ise çocukluğunda devlet yardımıyla geçinen bir göçmendi.
Bu hikâyelerin ortak noktası yalnızca başarı değil.
Çoğunda başarısızlık, reddedilme, parasızlık ve yıllarca süren belirsizlik de vardı.

Wright Kardeşler: “İnsan Uçamaz” Denilen Dönemde Uçmayı Denediler
1900’lerin başında motorlu ve kontrol edilebilir insan uçuşu hâlâ büyük bir problemdi.
Ohio’da bisiklet işiyle uğraşan Wilbur ve Orville Wright ise bu problemin peşine düştü.
Üniversite diplomasına sahip değillerdi. Arkalarında büyük bir devlet projesi veya devasa bir araştırma ekibi de yoktu.
Ama gözlem yapıyor, planörler geliştiriyor ve başarısız olan tasarımlarını tekrar tekrar değiştiriyorlardı.
En önemli farklarından biri yalnızca havalanmaya değil, uçağın nasıl kontrol edileceğine de odaklanmalarıydı.
17 Aralık 1903’te Orville Wright’ın kullandığı uçak Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk yakınlarında havalandı. İlk uçuş yalnızca 12 saniye sürdü.
Bugünün standartlarında birkaç saniyelik bu uçuş önemsiz görünebilir.
Fakat o birkaç saniye havacılık tarihinin dönüm noktalarından biri oldu.
Bugün dünyanın diğer ucuna birkaç saat içinde ulaşabiliyorsak bunun arkasında bir zamanlar küçük bir bisiklet atölyesinde çalışan iki kardeşin bitmeyen deneyleri de var.

Walt Disney: İlk Şirketi Başarısız Oldu
Bugün Disney adı devasa bir eğlence imparatorluğunu çağrıştırıyor.
Ancak Walt Disney’in kariyerinin başlangıcı hiç de masal gibi değildi.
1920’lerin başında kurduğu Laugh-O-Gram isimli animasyon şirketi mali sorunlar yaşadı ve sonunda iflas etti.
Disney daha sonra Hollywood’a gitti.
Yeni karakterler ve animasyon projeleri üzerinde çalışmaya başladı. Bir süre sonra Mickey Mouse ortaya çıktı ve şirketin kaderi değişmeye başladı.
Ama Disney burada da durmadı.
1930’larda uzun metrajlı bir animasyon filmi yapmak istediğinde proje oldukça riskli görülüyordu. O dönem için böyle büyük bir animasyon yapımına ciddi para yatırmak alışılmış bir fikir değildi.
1937’de gösterime giren Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, büyük başarı kazandı.
Bugün Disney’in hikâyesine yalnızca sonundan baktığımızda devasa bir başarı görüyoruz.
Başlangıcına baktığımızda ise iflas etmiş bir şirket ve bundan sonra ne olacağı belirsiz bir kariyer var.

Jan Koum: Devlet Yardımından WhatsApp’a
Jan Koum 1990’lı yıllarda annesiyle birlikte Ukrayna’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti.
Ailenin maddi imkânları oldukça sınırlıydı ve bir dönem sosyal yardımlardan yararlandılar.
Koum zaman içerisinde bilgisayar teknolojilerine ilgi duymaya başladı ve yazılım alanında kendisini geliştirdi.
Daha sonra Yahoo’da çalıştı.
2009 yılında Brian Acton ile birlikte oldukça basit bir fikir üzerinde çalışmaya başladılar:
İnsanların telefonları üzerinden kolayca iletişim kurabilmesini sağlayan bir uygulama.
Bu fikir WhatsApp oldu.
Uygulama kısa sürede dünyanın en popüler iletişim araçlarından birine dönüştü.
2014 yılında Facebook, WhatsApp’ı yaklaşık 19 milyar dolarlık bir anlaşmayla satın alacağını açıkladı.
Bir zamanlar ailesiyle birlikte maddi zorluk yaşayan bir göçmenin kurduğu uygulama, teknoloji tarihinin en büyük satın almalarından birinin merkezindeydi.

Sara Blakely: 5.000 Dolarlık Birikimle Başladı
Sara Blakely kariyerinin başlarında kapı kapı dolaşarak faks makinesi satıyordu.
Bir gün giyeceği kıyafetin altında istediği görünümü elde etmek için külotlu çorabının ayak kısmını kesti.
Ortaya çıkan fikir daha sonra Spanx markasının temelini oluşturdu.
Blakely’nin moda alanında profesyonel deneyimi yoktu.
Büyük bir yatırımcısı da bulunmuyordu.
Yaklaşık 5.000 dolarlık kişisel birikimiyle fikrini geliştirmeye başladı. Patent sürecinden üretici bulmaya kadar birçok aşamayla kendisi ilgilendi.
Üreticilere fikrini kabul ettirmek de kolay olmadı.
Ancak vazgeçmedi.
Spanx zaman içerisinde dünya çapında tanınan bir markaya dönüştü ve Blakely kendi servetini yaratan en tanınmış kadın girişimcilerden biri oldu.
Bazen büyük bir iş fikrinin başlangıcı laboratuvar veya toplantı salonu değildir.
Bazen sadece günlük hayatta karşılaştığınız küçük bir problemdir.

Colonel Sanders: Başarı İçin Gerçekten Geç mi?
“Sıfırdan başlamak için artık çok geç.” düşüncesine en güzel karşı örneklerden biri Harland Sanders olabilir.
Sanders hayatı boyunca birçok farklı iş yaptı.
Ancak onu dünyanın tanıdığı kişiye dönüştüren gelişme hayatının oldukça ilerleyen döneminde gerçekleşti.
Kentucky’de işlettiği yerde tavuk tarifleriyle tanınmaya başlayan Sanders, daha sonra tarifini ve pişirme yöntemini restoranlara franchise modeliyle sunmaya başladı.
Bu süreçte 60’lı yaşlarındaydı.
Zaman içerisinde Kentucky Fried Chicken yani KFC büyüdü ve uluslararası bir markaya dönüştü.
Sanders’ın hikâyesi “Herkes 20’li yaşlarında büyük başarıya ulaşmalıdır.” düşüncesini oldukça güzel biçimde bozuyor.
Bazı insanların hikâyesi erken başlar.
Bazılarınınki ise emeklilik yaşına yaklaşırken.

J.K. Rowling: Reddedilen Bir Dosyadan Küresel Bir Fenomene
1990’lı yılların başında J.K. Rowling oldukça zor bir dönemden geçiyordu.
Tek başına çocuğunu büyütüyor, maddi sorunlarla mücadele ediyor ve bir yandan da yazdığı kitabı tamamlamaya çalışıyordu.
Ortaya çıkan hikâye Harry Potter’dı.
Ancak kitabın yayımlanması hemen gerçekleşmedi.
Dosya birden fazla yayınevi tarafından reddedildi.
Sonunda küçük bir yayınevi olan Bloomsbury kitabı yayımlamayı kabul etti.
1997’de ilk Harry Potter kitabı raflara çıktı.
Sonrasını biliyoruz.
Seri dünya çapında yüz milyonlarca kopya sattı; filmler, oyunlar ve devasa bir eğlence dünyası ortaya çıktı.
Bugün geriye baktığımızda başarı kaçınılmazmış gibi görünebilir.
Oysa hikâyenin bir noktasında Harry Potter yalnızca yayınevi arayan bir dosyaydı.

Bu İnsanların Ortak Noktası Ne?
Bu hikâyeleri okurken kolayca şu sonuca varabiliriz:
“Hiç vazgeçmezsen mutlaka başarırsın.”
Gerçek hayat maalesef bu kadar basit değildir.
Çok çalışmak başarıyı garanti etmez. Her iyi fikir milyar dolarlık şirkete dönüşmez ve her başarısızlığın sonunda büyük bir zafer bulunmaz.
Üstelik başarılı insanların hikâyelerini geriye dönük okuduğumuzda şansın, zamanlamanın, çevrenin ve fırsatların rolünü küçümsemek kolaydır.
Ama bu hikâyelerin gerçekten gösterdiği başka bir şey var:
Başlangıç noktası, hikâyenin nasıl biteceğini tek başına belirlemiyor.
İflas etmiş bir şirket yeni bir kariyerin başlangıcı olabilir.
5.000 dolarlık birikim küresel bir markanın ilk sermayesine dönüşebilir.
60’lı yaşlarda başlayan bir girişim dünya çapında tanınabilir.
Defalarca reddedilen bir dosya milyonlarca insanın çocukluğunun parçası olabilir.
Bugün gördüğümüz büyük başarıların çoğunu yalnızca son halleriyle tanıyoruz. Oysa başlangıçlarına dönüp baktığımızda çok daha sıradan bir manzarayla karşılaşıyoruz:
Bir fikir.
Bir deneme.
Bazen bir başarısızlık.
Sonra bir deneme daha.
Belki de bu hikâyelerin en ilginç tarafı dünyayı değiştiren insanların başından beri nereye ulaşacaklarını bilmeleri değil; henüz hiçbir şey kesin değilken devam etmiş olmalarıdır.